der ya Sinema Kulübü ile Duyguların Rengi

Sinema kulübümüzün 27inci buluşmasında, yönetmenliğini Tate Taylor’ın yaptığı, başrollerinde Viola Davis, Emma Stone ve Octavia Spencer’ın oynadığı 2011 yapımı dilimize “Duyguların Rengi” olarak çevrilen “The Help” adlı filmi konuştuk.

Film, 1960’ların başında Mississippi’de geçiyor ve beyaz ailelerin evlerinde çalışan siyahi hizmetçilerin hikâyelerini genç bir gazeteci adayının kaleme almasını anlatıyor. Kathryn Stockett’in aynı adlı romanından uyarlanan yapım, gündelik hayatta normalleşen ırkçılığı ve sessiz kalmanın bedelini mercek altına alıyor.

Film yer yer zorlayıcı sahneler içeriyor, bundan hepimiz etkilenmişiz. 60 yıl önce yaşanan olaylara bugünün penceresinden baktığınızda inanılmaz görünüyor. Filmi bu kadar etkileyici yapan faktörlerin başında hikayenin yanı sıra oyuncuların geldiği konusunda hemfikirdik, baş rolden en küçük role kadar film çok gerçekçi yansıtılmıştı. Dört dalda Oscar adaylığı olan film Minny rolündeki Octavia Spencer’a En İyi Yardımcı Kadın ödülünü getirmişti.

Dinlemeye başlayın

Sinema kulübümüzün 27inci buluşmasında, yönetmenliğini Tate Taylor’ın yaptığı, başrollerinde Viola Davis, Emma Stone ve Octavia Spencer’ın oynadığı 2011 yapımı dilimize “Duyguların Rengi” olarak çevrilen “The Help” adlı filmi konuştuk.

Film, 1960’ların başında Mississippi’de geçiyor ve beyaz ailelerin evlerinde çalışan siyahi hizmetçilerin hikâyelerini genç bir gazeteci adayının kaleme almasını anlatıyor. Kathryn Stockett’in aynı adlı romanından uyarlanan yapım, gündelik hayatta normalleşen ırkçılığı ve sessiz kalmanın bedelini mercek altına alıyor.

Film yer yer zorlayıcı sahneler içeriyor, bundan hepimiz etkilenmişiz. 60 yıl önce yaşanan olaylara bugünün penceresinden baktığınızda inanılmaz görünüyor. Filmi bu kadar etkileyici yapan faktörlerin başında hikayenin yanı sıra oyuncuların geldiği konusunda hemfikirdik, baş rolden en küçük role kadar film çok gerçekçi yansıtılmıştı. Dört dalda Oscar adaylığı olan film Minny rolündeki Octavia Spencer’a En İyi Yardımcı Kadın ödülünü getirmişti.

Tarihe ilişkin bir film olduğu için şimdi size bir hızlı özet yapmak istiyorum. Böylelikle hem filmi daha iyi anlayalım, hem de bugünü yorumlamamıza yardımcı olsun.

1865’te İç Savaş sona erdiğinde, ABD’deki 3,9 milyon köle özgürlüğüne kavuşuyor ve bunların yüzde 90’ı Güney’de yaşıyor. Ancak çok geçmeden Güney, Kuzey’in baskısından kurtuluyor. İç Savaş sonrası siyahilerin tüm kazanımları ellerinden alınıyor. 1870’lerden itibaren özellikle Güney eyaletlerinde Jim Crow yasaları kabul ediliyor.

Bu ismin kaynağı ise bir politikacı değil bir sahne karakteri. Siyahi bir insanı aşağılayan bir komedi gösterisinden alınmış bu isim. Bu yasayla siyahi ve beyaz çocuklar için ayrı okullar kuruluyor, bu okullar arasında büyük kaynak ve kalite farkları var. Trenler, otobüsler, restoranlar, parklar, tiyatrolar ve hatta su çeşmeleri bile ırka göre ayrılıyor. Siyahi seçmenlerin oy kullanmasını engellemek için okuma yazma testleri yapılıyor.

Peki insan düşünüyor neden bu ayrımcılık Kuzey ve Güney’de farklı biçimler aldı? Güney’in ekonomisi tamamen pamuk üretimine dayanıyordu. Pamuk üretimi mekanikleşmeden önce ucuz emek olmadan ekonomik olarak sürdürülebilir değildi. İç Savaş sonrası plantasyon sahipleri eski ekonomik düzeni sürdürmek için ırkçı şiddet ve Jim Crow yasalarını kullanarak siyahi işçileri tarlalara bağladılar, ücretleri düşük tuttular. Kölelik yasaklandı ama ekonomik sömürü devam etti.
Kuzey’de de ırkçılık vardı elbette, ama daha farklıydı. Kuzey beyazları siyahilerin kuzeye göç etmesinden korkuyordu ve siyahileri Güney’de “hapsetme” politikası izledi – hem kendi bölgelerine göçü engellemek hem de Güney’den ucuz pamuk tedarikini sürdürmek için. Kuzey’deki ırkçılık daha dolaylıydı – kredi vermemek, banliyölere taşınmayı engellemek, iş ayrımcılığı gibi. Ama Güney’de sistem yasallaşmıştı, açıktı, şiddetle destekleniyordu.

1 Aralık 1955’te Montgomery, Alabama’da Rosa Parks otobüste yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddetti ve tutuklandı. 5 Aralık’ta boykot başladı. 26 yaşındaki genç papaz Martin Luther King Jr. da burada sivil bir lider olarak siyaset sahnesine çıkıyor. Boykot 382 gün sürdü – insanlar yürüdüler, araç havuzları oluşturdular. 20 Aralık 1956’da Yüksek Mahkeme otobüslerdeki ayrımcılığı anayasaya aykırı buldu ve boykot zaferle sona erdi.

Bu zafer bir başlangıçtı ama yol uzundu. 1963’e kadar bir çok kitlesel harekete yol açan olaylar ve cinayetler yaşandı. Tansiyon arttıkça değişim yaklaşıyordu aslında.

11 Haziran 1963’te Başkan Kennedy ulusa hitap etti ve kapsamlı bir sivil haklar yasası çıkaracağını duyurdu. 28 Ağustos 1963’te Martin Luther King’in başkanı destekleyen ve Amerikan tarihinin en ikonik anlarından “I have a dream” konuşması var. Washington’da bir gösteri sonrası yaptığı.

Ancak 22 Kasım 1963’te Kennedy Dallas’ta suikasta kurban gitti. Beş gün sonra Lyndon B. Johnson Kongre’ye hitap etti: “Başkan Kennedy’nin anısına en güzel saygı, onun mücadele ettiği sivil haklar yasasının en kısa sürede kabul edilmesidir. Bu ülkede eşit haklar hakkında yeterince konuştuk. Artık harekete geçme zamanı.”

2 Temmuz 1964’te Johnson Sivil Haklar Yasası’nı imzaladı. Yasa, kamusal alanlarda ayrımcılığı yasaklıyor, okulların entegrasyonunu sağlıyor ve istihdam ayrımcılığını yasadışı kılıyordu. Yasa ancak bir yıl sonra çatışmalı olaylardan sonra kongreden geçiyor. Güney’de kayıtlı siyahi seçmen oranı 1964’te yüzde 35’ten 1969’da yüzde 65’e çıktı.

1973’te Güney’den ilk kez siyahiler Kongre’ye seçildiler. 1980’lere gelindiğinde sadece Georgia’da Jim Crow öncesi 3 olan siyahi seçilmiş yetkili sayısı 495’e çıktı.

Ve 2008’de tarih yazıldı – Barack Obama Amerika’nın ilk siyahi başkanı seçildi. Bugün siyahi rol modelleri her alanda var: sporda, sanatta, bilimde, siyasette. Ama bu hikaye hâlâ devam ediyor – Black Lives Matter hareketi bize sistemik sorunların hâlâ var olduğunu hatırlatıyor.

Toplantıda da konuştuk “The Help” tek başına değil. “Hidden Figures” NASA’da çalışan siyahi matematikçi kadınların hikâyesini anlattı – hem ırkçılığa hem cinsiyetçiliğe karşı verdikleri mücadeleyi. “Green Book” ise çarpıcı bir gerçeği gözler önüne serdi: 1960’larda yetenekli, zengin bir siyahi müzisyen bile Güney’de ayrımcılığa uğruyordu. Ekonomik ve entelektüel statüsü ne kadar yüksek olursa olsun, sosyal açıdan hâlâ ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyordu.

Bu filmler birlikte bir mozaik oluşturuyor. Her biri sorunun farklı bir yüzünü işliyor. Ve hepsi bize şunu hatırlatıyor: Değişim bireysel cesaretle başlar ama ancak toplu hareketle gerçekleşir.

Bugün Jim Crow yasaları tarihe karıştı, ama “The Help”in bize hatırlattığı dersler hâlâ geçerli. Sessiz kalmanın nasıl suça ortak olmak anlamına geldiğini, küçük ayrımcılıkların nasıl normalleşebileceğini görüyoruz. Ama umut verici olan şu: Rosa Parks’ın otobüste oturmaya devam etmesi, Skeeter’ın kitabı yazması, Martin Luther King’in sokaklarda yürümesi – bunların hepsi bize değişimin mümkün olduğunu gösteriyor.

Montgomery boykotu 13 ay sürdü ve zafere ulaştı. Kennedy’nin önerdiği yasa onun ölümünden sonra Johnson tarafından hayata geçirildi. Yasalar değişti, zihniyetler evrildi, kapılar açıldı. Tarih bize gösteriyor ki, adalet yavaş işlese de nihayetinde galip gelir.

Şimdi sizi sohbetimizden aldığım kısa kesitlerle baş başa bırakıyorum.

Bunu paylaşın
Tartışmaya katılın