Bu topraklardan tahayyül çıkar mı?

Selçuk Şirin Hoca yeni kitabı “Ya Adalet Ya Sefalet – Daha Yaşanır Bir Türkiye İçin 7 Mesele 7 Reçete” kitapçılarda, ilk imza günleri de bu haftasonu (Cumartesi Kadıköy, Pazar Kanyon’da). Hoca’nın bu konulardaki “Yol Ayrımındaki Türkiye” ve “Bir Türkiye Hayali” adlı iki kitabını yaklaşık 4 yıl önce art arda okuyup bir özetini çıkarmıştım. Yeni kitabını da listeme alıyorum ve bu iki kitapta yaptığı tespitlerden farkını merak ediyorum.

Bu arada geçenlerde Az Önce Konuştum’a misafir olmuş, atlamışım sadece kısa kliplerine denk geldim. “Türkiye siyasi tartışmalarla o kadar oyalandı ki hiçbir sorununu çözme kapasitesi kalmadı.” demiş, hem söyleşiyi hem kitabı daha da merak ettim. (Aşağıdaki yazıyı 22 Kasım 2018’de Linkedin’de yayınlamıştım)

Selçuk Şirin inatçı, hayalperest bir bilim insanı. Ülkenin en doğusundan yeni dünyaya çıktığı yolculuğunu bitirmemiş aydın bir derviş. Daha doğrusu bu yolculuk karşılıklı seferlere dönüşmüş. Her kaybolduğunda kendini başlangıç noktasında bulup, bataryalarını doldurup tekrar çıkıyor yola. Bu yolculuklarda çocukları, gençleri, ebeveynleri, öğretmenleri, göçmenleri, en çok da bilimin ışığından uzaklaşan toplumları ve az gelişmişliği kendine dert ediniyor.

Onu yazılarından, röportajlarından ve “İtiraz Et, Hayal Kur, İlerle!” başlıklı TEDxIstanbul konuşmasından tanıyor olmalısınız. Ben yeni dünyada kendini kabul ettirmiş bir insanın ülkesinde bir şeyleri değiştirmek için çalışmasını çok değerli buluyorum. Okuldaşı olmaktan ayrıca gurur duyuyorum tabii.

Sizinle “Yol Ayrımındaki Türkiye” ve “Bir Türkiye Hayali” isimli kitaplarından altını çizdiğim konuları ve hakkındaki görüşlerimi bir potada eritip paylaşmak istiyorum [Yazıda akıcılığı bozmamak için sürekli Hoca şöyle diyor, Selçuk Şirin şöyle ifade ediyor gibi bir üslup kullanmaktan kaçınacağım. Çok az yerde konuları bağlamak için kendi görüşlerimi ve benzetmelerimi kullandım, bunların anlaşılacağını umuyorum, sizden ve kendisinden af diliyorum 😊]. Umarım bu yazıyı bitirdiğinizde siz de Selçuk Hoca’yı daha yakından takip etmeyi ve bu kitapları en kısa zamanda okumayı aklınıza koyacaksınız . 

Yol ayrımındaki Türkiye’deki bahsedilen kavşak, gelişmiş ve müreffeh bir ülkeye giden yol ile çağın gerisinde kalmış ve gelecek umudunu yitirmiş bir ülkeye giden yolun kesişiminde yer alıyor. Böyle anlatınca kimsenin ikinci yola sapmayacağını düşünmeliyiz ama işte insanlar anlamak istemiyorlar. Hep şunu düşünmüşümdür; sigara içmenin zararı uçurumun kenarında yürümek gibi apaçık görünse, insanlar sigara içmezler. Ama bırakmak istemeyenler için bunun da bir yöntemi var, sarp yerlerden çıkan eşekler için bulunan gibi, gözlerini kapatmak. Kimse zoru sevmiyor, kolay yol ya da eylemsizlik (tembellik) her zaman kazanıyor.

İki kitaptaki konuları dört ana başlıkta birleştirdim, sıralama bana ait: Kalkınma, Eğitim, Toplumsal Sorunlar, Politika

KALKINMA

Türkiye 1960’tan beri onar yıllık dilimlerde neredeyse aynı seviyede büyüyor. Atılım yok, aynı hızda ilerliyoruz, (belki iki ileri bir geri), arkadan gelip depar atıp geçen geçene, Yunanistan, İspanya, Brezilya ve Güney Kore, en göze çarpanlar.

Dünyanın büyüme hızı ortalamasına baktığınızda da Türkiye orada ayrışmıyor. Yani dünyanın şu veya bu şekilde kaydettiği gelişmeden biz de nasibimizi almışız, su yükseliyor bizim tekne de yükseliyor. Mesele bunun üstüne çıkabilmek.

Bir ülkeyi zengin, diğerini fakir yapan iklim, kültür ya da doğal kaynaklar değil. Ekonomik gelişme sadece katma değer yaratmakla o da inovasyonla olabilir. Bunun yolu ise özgürlük, adalet ve dayanışmanın esas olduğu bir sistem kurmaktan geçiyor.

Özgürlük: En temelde bilgiye ulaşma özgürlüğü, ülkede çıkan inovasyon sayısının yarısını (sağlıyor) açıklayabiliyor. İnovasyon seviyesi de doğrudan milli geliri belirliyor.

Adalet: Adil yarışma koşulları insanları daha verimli yapıyor. Liyakatin önemi de bu kapsamda düşünülmeli. Kitapta Prof.Dr.Naci Görür hakkındaki anekdot çarpıcı. ITÜ’den istifa ederken yaptığı açıklamada üniversitede “…üretirsen fark yaratıyorsun. O farkı yarattığın zaman da rahatsız oluyorlar…” demesi, halk dilindeki “meyve veren ağaç taşlanır” sözünün bir profesör tarafından bir nevi (akademik) tescili. Çok ilginç bir bulgu da şu; bir ülkede hukukun üstünlüğü arttıkça o ülkede ev sahipliği oranı azalıyor. Hakikaten ev, bina ölü bir yatırım, sürekli de değer yitiriyor, eskiyor. Bu kadar parayı toprağa gömmenin bir manası yok aslında, ama zihinlerde tapulu mal gibisi yok yatırım anlamında. Bu arada söylemek gerekir ki, ülkenin her tarafından yükselen doğa katliamı feryadının kaynağında da son yıllarda ağırlık verilen ranta dayalı kalkınma modeli var.

Dayanışma: İnovasyona dayalı ekonominin özünde ihtiyacı olan insanlara yardım eli uzatma yani dayanışma ruhu yatıyor. Benim kitapta en çarpıcı bulduğum verilerden biri ise UNDP’nin bir raporundan. Türkiye’de nüfusun sadece %8’i başkalarına güvendiğini söylemiş, bu da bizi en güvensiz toplum yapıyor raporun kapsadığı ülkeler arasında. İşte bu dayanışmanın neden olmadığının, kutuplaşmanın göstergesi. Bu sorunu halletmeden hiçbir başarı elde edilemeyeceği çok açık.

İnovasyon için önce var olanı eleştirme, sonra da olmayanı yaratıcı bir şekilde ortaya koyma becerisi gerekiyor. Ancak maalesef OECD’nin yürüttüğü “yaratıcılık ve problem çözme” kabiliyetini ölçen bir testte 15 yaşındaki Türk çocuklarının sadece %2,2’si başarı gösterebiliyor. Bu oran OECD ortalamasının 5’te 1’i, Güney Kore’nin ise 13’te 1’i. Ortalama puanlara bakıldığında OECD ülkeleri arasında Türkiye sonunculuğu Şili ve İsrail ile paylaşıyor. Ancak İsrail’de ileri derecede problem çözme yeteneğine sahip çocukların yüzdesi bizim 4 katımız. Yani bizimle aynı ortalamaya sahip İsrail hatırı sayılır bir gruba ileri seviyede problem çözme yeteneği kazandırabilmiş. Bu da inovasyon için gerekli insan kaynağını sağlıyor zaten. Buradan eğitim konusuna geçmeden önce Hoca’nın katma değeri yüksek ekonomi için dikkat çektiği bir iki konuya yer vermek istiyorum. Turizm, Türkiye için hala büyük bir potansiyel. Bunun önündeki en büyük engel ise gelen turiste parasını harcayacağı kültürel, sanatsal ve ticari hizmetleri organize etme sorunumuz. Öte yandan küresel pazarı domine ettiğimiz fındık konusunda da 3,5 milyon nüfusla yarattığımız değerin bir İtalyan şekerleme şirketinin 22bin çalışanla 3’e katlayabilmesi, bizim inovasyon ve markalaşma konusundaki zaafımızı gözler önüne seriyor. 

EĞİTİM

Eğitime kaynak ayırmak hep tartışma konusu olmuştur. Yeterli kaynak ayıramamanın gerekçesi ülkedeki genel kaynak yetersizliğine bağlanır. Oysa eğitim ekonomik gelişmenin dinamosu, o gelişmeyi sağlayacak insan gücünü yetiştirmezseniz zaten gelişme olmaz. Hoca bunun en güzel ispatının, bir ekonomi kuruluşu olan OECD’nin eğitim alanında uluslararası geçerliliği en yüksek veri tabanı olan PISA’yı ortaya çıkarması olduğunu söylüyor.

Son yıllarda eğitim harcamasının bütçeden aldığı paydaki artışta Türkiye OECD ülkelerinin zirvesine çıkmış. Ama kötü haber, bu rekor artışın bile (bizdeki büyük genç nüfus yüzünden) öğrenci başına düşen harcamanın son sıralarda olmasına mâni olamaması. Daha kötü haber ise artan kaynağa rağmen PISA’da ölçülen başarının düşmesi. Zira kaynak asıl gereken yere öğretmen sınıfının yetiştirilmesine değil, örneğin (faydasızlığı hata olumsuz etkisi bilimsel olarak ispat edilmiş) bilgisayar yatırımına gitmiş.  

Hoca sistematik reformun nasıl olması gerektiğini söylemiş. Önce farklı tezleri tüm paydaşlarla (öğretmen, öğrenci ve mezunlar) tartışırsınız, ardından da bu tezleri pilot uygulamalarla test edersiniz. Bu pilot çalışma sonucunda, başarısı verilerle ölçülmüş modeli tüm sisteme yayarsınız. 

Eğitimde reform için 7 önerisi:

1. Veriye dayalı reform kültürü
2. Herkes için okul öncesi eğitim (her ile üniversitedense her mahalleye okul öncesi eğitim)
3. Öğretmenlik profesyonel bir meslek olmalı (itibar kazandırılmalı)
4. Ankara’nın egemenliğine son (okul yönetimlerine ve eğitmenlere esneklik tanınmalı)
5. Dezavantajlı öğrenciler için küçük sınıflar
6. Milli STEM (bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik becerileri) seferberliği 
7. Yeni bir sınav sistemi (muhakeme, eleştirel düşünme becerisini ön planda tutan)

Eğitimle alakalı birkaç önemli konu başlığı daha var. Bunlardan biri tatilde öğrenme kaybı. Bildiğim kadarıyla tarımın ağırlıklı olduğu yıllarda çocukların işgücüne katılımına imkân vermek için yaz tatili uzun tutuluyormuş. Artık böyle bir ihtiyaç kalmamasına rağmen bu alışkanlığın sürdürülmesi tartışılıyor. Nitekim Avrupa’da bizim kadar uzun tatili olan bir sistem yok. Yaz tatilini iyi bir şekilde değerlendirmek bir fırsata dönüştürülebilir. Çocuğun kendi ilgisi doğrultusunda sanatsal ve bedensel becerilerini geliştiren çocuklar diğer akademik alanlara daha yoğun bir ilgiyle bağlanmakta ve dolayısıyla okulda daha başarılı olmakta. Tatilde öğrenme deyince, tarihi mekanlara yapılan turistik ziyaretler, müze ziyaretleri, köy ve doğa gezileri de buna dahil. Hatta çocuklardan ön araştırma yapmaları istenerek onlara rehberlik görevi vermek tarih, doğa ve çevre bilinçlerini geliştirmek için çok etkili bir uygulama olur, der Hoca.

Ödev konusunda (PISA verilerine göre) uzmanların tavsiyesi küçük sınıflardan büyük sınıflara doğru artan (sınır ilkokulda haftalık 90 dakika, lisede 120 dakika) bir seyrin izlenmesi (bizde şu anda tam tersi). Ancak kritik nokta ödevin kişisel yani çocuğun kendi becerisine ve ilgisine göre yaratıcılığını kullanabileceği şekilde uygulama odaklı olması ve sonrasında bir geribildirim alması. 

Anne babaların çocuklarını nasıl yetiştireceklerini anlama çabaları her zaman vardı belki ama bu ihtiyaç bizim kuşakla birlikte krize dönüşmüş durumda. Hoca etkin ebeveynlik için şu dört öneride bulunuyor.

1. Çocuğun duygusal yapısına mizacına göre esneklik
2. Güvene dayalı duygusal bağ
3. Belli bir gündelik rutini izlemek
4. Kitaplar üzerinden çocuklarla diyalog kurmak

TOPLUMSAL SORUNLAR

Hoca’nın bazı toplumsal sorular hakkında görüşleri ve önerileri ise şöyle:

Toplu ölümler: (Soma faciası hakkında) eğer işin doğasında ölmek varsa bizdeki ölümlerle başka ülkelerdeki ölümler arasında çok az fark olması gerekir. Kaynakları ne olursa olsun kazalardan sonra nasıl bir tepki verdiğimiz ve bu tepkinin daha sonraki kazaları belirlediğini söylüyor. Doğuda ölümler hemen unutuluyor, oysa batıda toplu ölümlerin yası toplu tutuluyor, ölümler bir sayıdan ibaret değil, her insan saygıyla anılıyor, tarihe duygu yüklü bir iz bırakıyor. 

Dolayısıyla bizde kazalarla ölümlerin önüne geçmek için nedenleri sorgulamak, unutmamak ve unutturmamak gerekiyor. Oysa mevcut sistem kazaların devamını mümkün kılan bir ekonomik akılla hareket ediyor. Ödüllendirilen davranış tekrar eder, cezalandırılan davranış söner (Hacdaki ölümler için de Suudilerin benzer bir tavrı ve kayıtsızlığı var)

Çocuk istismarı: Kitapta en çarpıcı bulduğum tespitlerden biri de bu. Bu vakaları bireysel sapkınlıkla açıklamak meselenin çözümünden kaçınmak ve bir sonrakine davetiye çıkarmakla eşdeğer. Çünkü ahlak bireysel değil toplumsal bir kavramdır. Zira ülkelerin eğitim ve hukuk sistemleri insanın özünde var olan bireysel çıkar eğilimini toplumsal çıkara dönüştürmekle başarılı olduğu sürece medeni ve ahlakidir. Demokrasinin çalıştığı ülkelerde ahlaksızlık azalıyor, totaliter rejimlerde ahlaksızlığın her türlüsü artıyor. Yoksa her toplumda sapık bireyler var ama bir ülkede bu olayların vuku bulması sistemin birey haklarını ne kadar koruyabildiği ile ilgili. Kadına şiddet de aynı mevzu. Gayet tabii toplumda ahlaki duyarlılığı artırmak, bireylere neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretmek de önemli. Hem öğretim kurumlarında hem ailede hem topluma yön verenlerin davranışlarıyla desteklenerek.

Suriyeli göçmenler: Ya Suriyeli mültecilere ve özellikle onların çocuklarına doğru dürüst barınma, eğitim ve sağlık hizmeti vereceğiz ya da ülkenin parklarından otoyollarına her alanında sürekli karşımıza çıkacak ve giderek daha fazla şiddete ve suça başvuracak yeni bir altsınıf yaratacağız. Özellikle Ortadoğu pazarında iş yapan sektörlerde bu vasıflı insan gücü bizim için ciddi bir kültürel sermaye kaynağı olabilir.

Polisiye tedbirler: Türkiye’nin toplumsal sorunları eğer daha fazla soruşturma ve daha fazla polisle çözülseydi zaten sorunlar bu noktaya gelmezdi. 

Terör: Çözüm her iki taraf için de çözümü “gerçekten” istemektir. 

Bu son iki başlık için bence başka söze gerek yok.

Çöplerden arınmak: ilk olarak yapılması gereken, çevrenin arzu edilen davranışı özendirecek şekilde organize edilmesi. İkinci sırada ise atanların yeterince ayıplanmaması sorununun üstesinden gelmeli.

POLİTİKA 

Hakikat sonrası hayat hem insani zaaflarımızın hem de küreselleşmenin getirdiği bazı sorunların bir sonucu bence. Bu durum bir yandan sosyal medyaya talebi arttırıyor (özellikle basın özgürlüğünün sıkıntıda olduğu ülkelerde, bir şekilde tarafsız habere ulaşmak için) öte yandan da sosyal medya yalan haberleri köpürtüp dolaşımını hızlandırıyor.

Öte yandan kitleler ideolojilerini gerçeklerden (olup bitenlerin değerlendirmesinden) ziyade aileden ve çevreden edindikleri kültürel değerler üzerinden duygusal bir refleksle belirliyor. Aklın da bir işlevi var elbet, duyduklarıyla davranışlarını meşrulaştırmak! İnanmak istedikleri haberlere tabii. Kitaptan şu bölümü olduğu gibi almak istiyorum:

“İdeolojimizi kolay kolay terk edemiyoruz çünkü temelde bu kimliğin altında ahlaki bir değerler sistemi yatıyor. Haidt bu sistemi altı temel prensiple açıklıyor: Dayanışma, Adalet, Özgürlük, Sadakat, Otorite ve Kutsallık. Eğer sizin için ilk üç ahlaki değer önemli ise, yani zayıflarla dayanışmaya, adalet ve eşitliğe, insanların özgürlüğüne önem veriyorsanız sol ideolojilere daha yakınsınız demektir. Eğer sizin için devlete sadakat, dirlik düzenlik (otorite) ve kutsal değerlere saygı önemli ise sağ ideolojilere daha yakınsınız demektir. Sol partiler nadiren sağın hegemonya alanında rekabet ederken, sağ partiler mütemadiyen solun sahasında rekabet ediyor. Sağ hem özgürlüğü hem kutsal değerlere saygıyı hem otoriteyi hem de adaleti savunurken sol, adalet özgürlük ve toplumun kenara ittiği kesimlerle dayanışmaya öncelik verip sadakat, itaat ve kutsal değerlere saygıya gereken önemi vermiyor. İşte tam da bu nedenle sağ ideoloji dünyanın pek çok ülkesinde egemen ideoloji konumunda.”

Bu eğilimler lider tercihinde de karşımıza çıkıyor. Solcular Dayanışmacı Aile, sağcılar ise Otoriter Baba istiyor. Örneğin Trump bu ihtiyacı çok iyi okuyup, hiçbir şans verilmezken süper gücün başına geçebildi. Hoca “çünkü o bir siyasetçi değil, bir televizyoncu” diyor.

Hoca şu önemli tespiti de yapıyor. “Kalkınma” hikayesi (toplumun duymak istediği, geçmişteki ihtişamlı günlere dönmenin anahtarı) olmasa Erdoğan da olmazdı. Politik söylem, kalkınma hikayesi ve rakipsiz konumla (Türkiye örneğinde sağın konsolidasyonu) birlikte olduğu zaman etkisini gösteriyor.

Benim son sözüm: Bu okumaların sonunda, Türkiye’nin önündeki hem en büyük fırsatın hem de eksikliğin “problem çözme, eleştirel düşünme ve yaratıcılık ” [bu üçlüye hoca tahayyül adını veriyor] yeteneği olması ve benim de yeni kariyerimde bunları odağıma koymam beni acı acı gülümsetti. Haydi hayırlısı bakalım!

Tartışmaya katılın